Mardin, Efsane şehir…

Mardin Efsane Şehir

İlk önce Mardin denilince aklınıza “Mardin Kapı Şen Olur le lele ” şarkısı mı takıldı, hemen mırıldamaya mı başladınız yoksa bana mı öyle geldi? Takıldıysa onu bir zahmet silin aklınızdan, çünkü o Diyarbakır yöresine ait bir türkü… Diyarbakır’ın Mardin’e açılan sur kapısının adı.

Şimdi konumuza dönelim… 
Eşsiz mimarisi ve tarihi ile GAP turlarının bir numaralı destinasyonu olmayı başarmış Mardin’de maalesef bazı dönemlerde terör yüzünden sıkıntılar yaşasa da son yıllarda oldukça huzurlu bir efsane şehir.

Mezopotamya’nın en eski yerleşim yerlerinden biri olan Mardin’in ne zaman ve kimler tarafından kurulduğu bilinmiyor. Ancak tarihi Milattan Önce çok eskilere dayanıyor. Bu konuda çok farklı rakamlar internette dolanıyor. Sümerler’den Roma’ya, Hititler’den Akkoyunlular’a kadar birçok medeniyete ev sahipliği yapmış Mardin bugün de birçok farklı etnik ve dini kökenden insanımızın bir arada yaşadığı bir yer olarak dünyaya örnek oluyor. 
Türkçe’nin bile türlü türlü versiyonunu duyduğunuz, Kürtçe’nin, Arapça’nın hatta kaybolmakta olan dillerden biri olan Süryanice’nin bile karşınıza çıktığı bir yer burası ve herkes birbirini o kadar güzel kabul etmiş ki; tüm bu kültürler, diller, dinler anlayışlı ve saygılı bir şekilde iç içe geçmiş ki, büyülenmemek, etkilenmemek elde değil. Tek kelime ile bayıldım… 
Burayı görüp de “burası aaa şu şehre benziyor” diyemezsiniz, “burası şunu anımsattı” da diyemezsiniz çünkü Mardin’in kişide uyandırdığı hisler, görüntüler kafanıza ve kalbinize yer eder ve bunları başka hiçbir şehirde yaşamanız mümkün değildir. O çarşının kaosunda dolaşırken, (turist kalabalığından kendimi İstiklal caddesinde yürür gibi hissettim) mistik havasını içinize çekip, gökyüzünün bir başka güzelliği ile doyamıyorsunuz. Düşünsenize, taa ilkokul yıllarından beri duyduğunuz o kalıplaşmış “medeniyetler şehri Mezopotamya” cümlesinde bahsedilen yerin göbeğindesiniz, bu bile Mardin’i diğer şehirlerden ayırmaya yetiyor.

(Mezopotamya Yunanca iki nehir arasında kalan bölge demek Dicle ve Fırat bu arada) 
Eminim benim gibi sizlerde Mardin gezisini duyduğunuzda “ah çok istiyorum oraları görmeyi, bir türlü nasip olmadı gitmek vs vs ” demişsinizdir. Fakat demek başka bir şey, gidip orada dolaşıp da o havayı solumak ve gözlem yapmak bambaşka bir şey gerçekten. Yaşamadan yaşanmışlığı bilemezsiniz. Aşık olmadan aşkı bilemeyeceğiniz gibi… Ben bu şehre aşık oldum… Efsane bir büyüsü var. Gezerken yorulsanız bile gezmelere doyamadığınız bir havası var. Gökyüzünün berraklığı maviliği enfesti enfes… Geceleri yıldızların daha da güzel olduğunu eşim söyledi fakat damda yatma keyfine nail olamadığım için (sicaklar tam başlamadığından) göremedim.

Şehre ülkenin bir çok yerinden gelen turistler ile birlikte gezdik. Üç günlük tur programımız vardı. Onların rehberini bilemem ama benim rehberim sevgili eniştem Şeyhmus abim sayesinde iki günlük Mardin turunu doya doya gezdim, kana kana içime çektim. Üçüncü gün Diyarbakır gezisiyidi. Eniştem, görümcem size tekrar teşekkür ederim, sayenizde güzellikleri yaşadım. 
Şehir öyle çok sevdim ki; bir daha keyifle ve coşkuyla giderim. Bu kültür turunu gerçekleştirirken çok fazla yürüyeceğiniz için ona göre giyinmenizi öneririm.

Şimdi gelelim şehrin kısa özelliklerine… Öğrendiklerimi size aktarmaya çalışacağım.

Eskiden yedi dil ve yedi din olan Mardin’de şimdilerde dört dil dört din olarak iç içe yaşam sürüyor. Mardin bu nedenle “Dillerin ve Dinlerin Şehri” olarak adlandırılıyor.

Yüzyıllar boyunca Türklerin, Kürtlerin, Süryanilerin, Arapların, Ezidilerin iç içe yaşadığı Mardin zengin bir tarih ve kültür birikimine sahip. Ezan seslerinin çan seslerine karıştığı, sokaklarda Serok ile Şeyhmus isimlerinin kardeşçe top oynadığı hoşgörü kenti ve dayanışmanın saygının örnek alınması gereken bir şehir…
Eski ve yeni Mardin olarak iki farklı yerleşim mevcut. Biz eski Mardini mevzu bahis yapıyoruz.

Sarı kalker taşından yapılmış taş evleri gündüz ayrı, gece ayrı bir göz ziyafeti sunuyor. (geceleri uzaktan gerdanlığa benziyor) 
Evlerin hepsi güneye, Mezopotamya’ya doğru bakıyor. Hiçbir evin gölgesi diğerinin üzerine düşmüyor ve evler yazın serin, kışın ise sıcak oluyor. Sokakları gezdikçe muazzam bir taş işçiliği karşısında hayran kalıyorsunuz. Kudüs ve Venedik ile birlikte tamamı sit alanı ilan edilen üçüncü şehir Mardin.

Şehirdeki çarşıdaki esnafın sicaklığı, turistlere olan ikramları, bakırcılar çarşısı ve diğer esnafların oluşturduğu mistik çarşı sizi biraz mısır çarşısı ve İzmirdeki kemeraltını anımsatabilir belki ama çok daha farklısın olduğunu söyleyebilirim. Şehrin içine girerken aracımızı park ettikten hemen sonra esnafın müziğini açarak halay çekmesi ve bu halaya turistlerin tereddütsüz katılması da çok keyifliydi ve bu manzarayı bir kaç kez daha gördük. Artuklu belediyesinin temizlik ekibini her yerde görebilirsiniz. Şehir temiz bir şehir. 
Manastırları, kilisesi ve camilerinin mimarisine hayran olmak için sanat tarih bilginizin ya da tarihe merakınızın olmasına gerek yok. Olmasa da öğrenince şaşkınlıktan açık kalan ağzınızı kapatmanız gerekiyor. 
Hele hele Mor Gabriel manastırı daki ( bildiğiniz bir renk değil buradaki mor kelimesi aziz anlamına geliyor) alt katta bulunan rahiplerin mezarlığını görünce ve orada toplamında onikibin mezarın bulunduğunu, oturarak gömdüklerini vs vs anlatmayacağım daha fazlasını çünkü şaşıracağınız çok konu var. Mesela küçük olan mezara uzun yıllardan beri günümüze kadar yaklaşık sekizyüz rahibin oturtularak gömüldüğünü duymak beni çok şaşırttı.

Kısa kısa anlatmaya çalışacağım… 
Kasımiye medresesi keza aynı şekilde ilginçti. Üç bölüm halinde su havuzlarının olduğu kısıma doğum, gençlik ve ölüm gibi hikayesi var ve ayrıca duvarlardaki kan lekelerinin kaybolmama hikayesi de oldukça ilginç. 
Dara harabeleri için kazı çalışması devam ettikçe çok daha fazla toplu mezara ve mağaralara ulaşabiliyorsunuz. 
Zindan için çok fazla merdivenden aşağıya inerek metrelerce uzunlukta oluşan sütunları ve kaldıkları yeri duyunca da keza yine şaşırıyorsunuz. İnsanların suçlarından dolayı düştükleri zindana kendi isteğimizle gitmiş olduk buda işin şakası. 
Deyrulzeferan manastırına girmek için bir süre sırada beklememiz gerekti. Dört ayrı bölümden oluşan manastır da ibadet sayısını ve tarihi bilgileri yine çok ilginçti. Manastır bugün Süryani Kilisesi’nin önemli dini merkezlerinden biri, dünyanın dört bir yanına dağılmış Süryaniler tarafından dua ve bereket almak için binlerce turist, kısa veya uzun bir yol kat ederek Manastır’ı ziyaret ediyor. 
Mor Cercis Kilisesine giremedik çünkü gittiğimiz gün paskalya bayramları olduğu için kapalıydı. Fakat şanslıyım ki sevgili rehberim Şeyhmus abim sayesinde kilisenin yetkilsi Doğan amca ve zarif eşi Susan hanım bizi misafir etti ve birbirinden güzel ikramları ve sohbet eşliğinde paylaştığı bilgiler ile tadı damağımızda kalarak vedalaştık.
Midyat’a gittiğimizde dar sokaklarından yürüyerek gezdik. Her kapısı ayrı renk olan kapılar ve binaların gösterişi büyülemeye devam etti. Midyat konuk evi halk diliyle Sıla konağı bir çok diziye ev sahipliği yapan bir konak. Bizim gittiğimiz zaman Hercai dizinin çekimine denk geldik. Konak manzarası bütün Midyat’ı görebileceğiniz şekilde merkezde. Eski ve yeni şehir kısmı burada Mardin’den farklı olarak iç içe girmiş bir şekilde olsa bile güzelliğinden hiç bir şey kaybetmemiş olduğunu söyleyebilirim. Çan sesi ve ezan sesi sırasıyla karışıklık olmadan duyabilirsiniz. 
Diyarbakır için de kısaca anlatayım ( kalemi elime alınca bırakmak biraz zor oluyor o kadar çok anlatmak istedim ayrıntı var ki esasında) şehir büyükşehir olmasından dolayı bir hayli büyük eski ve yeni kısım burada da mevcut. Eski kısımdaki surların sağlam ve dimdik ayakta duruyor olması çok ilginçti. Ulu Caminin büyüklüğü olduğu kadar mimari kısımları sütunlarına bakmaya doyamazsınız. Dicle nehrinin çevresindeki sıra sıra dizilmiş Cafe ve şark evi tarzındaki dizaynı çok güzeldi. On gözlü köprüden nehri seyretmek fevkalade bir güzellikteydi. … 
Daha fazlasını anlatmak isterdim fakat okurken yorucu olabilir o yüzden sizlerin yaşamadan yaşatmaya çalışmamak lazım.
Yemekler gelince, burada yediğiniz etlerin tadını bir kenara bırakın. Yarı vejeteryan sayılan ben ciğer bile yedim. Etlerin lezzeti, sofralarının zenginliği, ekmeklerin tadı birbirinden güzel… Şimdi daha fazla anlatarak canınızın çekmesine sebep olmak istemem. Ama yerinde tadın o eşsiz, lezzetleri….

Böylesine zengin bir kültüre sahip bir şehrimiz olduğumuz için öyle şanslıyız ki!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir